25 Ocak 2015 Pazar

Gün 6

6. gün için bekledim. Bir önceki günün sonunda, bu günün hayatımızın en güzel günlerinden biri olacağını yazdığımda beklenti çok yükseldi muhtemelen. Karşılamaz ama söyleyeyim...

                                                                             * * * 

Uyanıyoruz. Dün akşam Sergio sahildeki muhtelif duvarlardan birinin önünü göstermiş, buradan saat 12'de alacağım sizi demişti. On ikiye kadar vaktimiz var. Otelden çıkış yapmamız lazım, eşyalarımızı toplarken Benjamin'in evinde kaybolan yeşil elbisenin yine ortalarda olmadığını görüyoruz, n'oldu ona sahi? Benjamin ve Elodie Monaco'da havai fişek eşliğinde yemek yediler dün akşam, Allah içlerine sindirsin diyorum üç sokak aşağısına. Sonra içimden şu geçiyor, ben yıllar önce Erasmus'tayken, buraya Benjaminlerle geldiğimde akşam sahilde şişe çevirmece oynamıştık, birileri gerçekten çok büyümüş ama ben hariç.

                                      
    Günaydın karşı bina ve belki dün akşam bizi pencereden görmüş ama bir daha görmeyecek gözler. 

Neyse. Çıkıyoruz otelden. Sergio ile buluşmadan önce bir süpermarkete gireceğiz. Erasmus'tayken Benjamin sayesinde tanıştığım Le Petit Marseillais markalı her şeyden koklamak, param yettiğince de almak istiyorum ve bu Nisan'a da bulaşıyor. Oranın Komilisi olan bu markayı neden seviyorum bilmiyorum. Özentilik işte.


Duş juli, sabun vs. aldıktan sonra sahil tarafına ilerliyoruz ve Sergio'yu torbalı teyzelerin otogarda beklediği gibi bekliyoruz. Ve geliyor! Yahu harika, bu duvar önü buluşmaları hiç sekmiyor. Arabaya biniyoruz ve bizi çok güzel bir sahile götüreceğini söylüyor. Yolda çalan müzikler çok tatlı. Bir ara, İtalyanca'daki cümle yapısı sebebiyle 'I could like Turkish music.' diyeceğine 'Turkish music could like me.' diyen Sergio'ya çaktırmadan gülerken Nisan'la da aynadan göz göze gelmeye çalışıyorum ancak anlaşılan kendini tutamayan bir tek benim.

Yollar çok güzel... Deniz, tenha sahiller, bir yerlerde önünden geçtiğimiz Fragonard parfüm fabrikası... Bir de fazla güzel evler. Sergio'nun istediği sahile inemiyoruz ama bir yerlerden geri dönüp bizim asla unutamayacağımız Eze'e geliyoruz. Ne kadar güzel olabilir? Hayatım sadece o günün öğleden sonrasından ibaret olabilir, kabul. Çocukken, kimsenin olmadığı sessiz evde, öğleden sonra çizgi film izlerken kurduğum hayaller gerçek olmuş sanki. Öyle bir his işte. Üç dört saat kalıyoruz. Denize giriyoruz, Sergio'dan, bizden bahsediyoruz, mutlu oluyoruz işte. Perdigiorno'luk (berduşluk) yapıyoruz. Anlamında günü kaybediyoruz belki ama aslında baya bir şey kazanıyoruz.



Trenimiz altı buçukta ve dönmeden Benjamin'i de göreceğiz. Sergio'nun trenle gideceğimiz yönde, Menton Garavan diye bir durakta evi var ve bizi ağırlamak istiyor ama Nice merkeze geri dönmekte ısrar ediyoruz. Sergio'ya güvenmediğimizden değil... Benjamin'i görmeden gitmek içime sinmiyor.

Dönüş biraz yavaş oluyor... Arabaya biniyoruz ve kıvrımlı, yer yer gölge yollardan ilerliyoruz. Bir ara üçümüze de dejavu olamayacağını anlıyor ve aynı dairede döndüğümüzü fark ediyoruz. Saat ilerlese de bu hoşuma gidiyor, dedim ya, orada kalabilirim hep. Sonra birden radyoda Simply Red'den Stars çalmaya başlıyor, Sergio sesini açıyor. O anı anlatmak zor çünkü çok basit ve sıradan bir an. Kullanabileceğim özel sıfatlar yok. Sıfır adrenalin ama her şeyden daha güzel. Herkes susuyor... Bir şeyler oluyor ama anlatmak zor. Uykum geliyor ve güneşli gökyüzüne bakıyorum. Ne olduğunu bilmediğim bazı duygular geliyor ve muhtemelen gülümsüyorum. Vücudum arka koltukta erimiş ve zevkle yeniden oluşmuş olabilir. Güzel olan, Nisan da aynen böyle hissetmiş... Gerçi, bu kelimelerden sadece ben sorumluyum. O an:



Merkeze varıyoruz, Benjamin'e telefonla ulaşamıyoruz. İnternet bulamıyorum. Deliriyorum. Trene çok az kaldı. Sergio gidiyor, vedalaşıyoruz, evet evet asla unutmayacağız birbirimizi. Nisan'a ısrar ediyorum, Benjamin'in evine gidip kapıyı çalayım, belki evdedir. Koşmaya başlıyoruz, istasyon sağımızda, Benjamin'in evi ileride... Nisan'ın aklına dahiyane bir fikir geliyor. Tam da bu iki noktanın arasında kalan otelimiz var! Hemen oraya gidip internete bağlanıyoruz. Whatsapp'ten yazıyorum ama görmüyor. Dakikalar sonra tren kalkacak ve son tren... Minik bir kağıda not yazıyorum ve otel girişinin yanındaki pencerenin panjurunun altına bırakıyorum, oradan alması için bir mesaj daha atıyorum... Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum, anılara saygıyı saygı duruşu şeklinde gerçekleştiriyorum galiba.

İstasyona varıyoruz, on dakikaya yakın vaktimiz var. Ayaklarım tozlu. Su dökecek oluyorum, çamur yaparsın diyor Nisan, bırakıyorum öyle. Bunu niye yazıyorsam... Her yıkadığın şeyi temizleyemezsin diye bir şey çıkar mı buradan şimdi, alakasız?

Dönüşe dair bu fotoğraf her şeyi anlatıyor. Yarın Torino'daki son günümüz, Benjamin'e hoşçakal diyemeden gidiyorum, Eze'de geçirdiğimiz harika saatleri idrak edemiyorum... Sol taraftaki adam bizi kesip duruyor ve yerinde zıplıyor, güzelim günün sonuna sıçmasana be adam diyorum...




3 yorum:

kübra sö dedi ki...

vedalaşamamak unutamamayı getiriyor sanırım.

Adsız dedi ki...

peki benjamin notu bulabilmiş mi?

Adsız dedi ki...

eyyy adsız!!! , biraz medeni cesaretin olsun yaa kimsin sen ? neyse ... yeminimi bozdum meraktan :( , nasıl bir hafta yaşanmış bu arada , 1 yıldır bitmedi anlatması :) . umarım 7. gün dinlenmişsindir yeterince... keşke biz diye bahsetseydin kendinden , tanrıya daha çok yaklaşırdın kendince ... tamam anlaşılmak istiyorsun anlıyorum :( zor bir şey bir yerden sonra , ama biz ölümlüler henüz burda ne yaptığımızı bilmiyoruz ki , seni ne ara anlayalım :( sessiz çığlık ! tam sosyal medyaya uygun bir oksimoron aslında :( ama ben sadece sana üzülüyorum